"Doğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir. Labirent, içine giren kaybolsun ve dolaşsın diye yapılır ama labirent; o aynı kişiye yeni bir plan çizmesi ve labirentin gücünü yok etmesi için bir başkaldırıyı da düşündürür. Bunu başardığı takdirde insan labirenti yıkacaktır. O'nu boydan boya geçen biri için labirent yoktur." Italo Calvino
ardışık sayıklamalar halinden
uykudayım. tüm sarsıntılara rağmen ağırlığını yitirmeyen, direnen ve hepsinin ötesinde eski gün'e bir başkaldırıyı sunan bilinçaltımdaki ardışık sayıklamalardayım, fazlasıyla. sağır, sağırlığın üstünde, üstünde ve sonrasında hepsinin. sinestezik bir tecrübenin içinde renkleniyorum. gözlerimin işitmediği renkleri nedensiz işitmeye çabalıyorum. aslında ben biraz ele geçirme, az biraz değer ve anlam, yani aslında ben çokça zoru arzuluyorum. tıpkı midemin bulanması, sana yürüdüğüm zamanlarda, tıpkı senin durduğun, benim yürümemin midemi bulandıması gibi. peşisıra akan hayatın nimetlerini oturduğum yerden beklemem gibi, istemsiz ve bilinçsiz. yorgun ve ağır... anlamını arayana, anlamını vermeye çalışmak gibi. tüm bu gibilemelerin ardına sarkabilmek gibi. demeliyim diyorum, vücuduma değen suyun huzuruna eş değer sesi, saatin tik ve tak'larını, melodilerini yani, yani sessiz gecenin kendi üslubunca yarattığı orkestrayı demeliyim diyorum. vazgeçmek bir refleks olabilir, sayıklamak bir karşırefleks. nefes almak, havayla ciğerlerin arasında olmalı sanıyorum. tabii ki baştan yanılıyorum. önemi yok, hepsinin üstüne uyuyabilirim. ah şu mayhoş ışık olmasa, istemsiz korkutan karnlıkta sıkışıp kalmasam... ve bilsem neye uyduğumu, hangisine, hangisine neden. bunların seninle bir alakası var sanma, uyurken yalnızım, uyandığımda hangi boş arayışa sevkedebilirim zihnimi. sakın üstüne alınma. bir başkasını arıyor olabilirim, buldum; olabilirim. uçma denemeleri, boşluğa terketme bedenlerini, birkaç rekat imkansızı imkanlı kılmak denemesi, hepsi hepsi. rüya olamayacak kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar rüya diye basit bir cümle kurarım, hadi kurdum diyelim, rüya mı gerçek mi. ve uçuyorum diyelim, üstelik rüzgar sıyrılmıyor bedenimin duvarlarından yahut yüzümden ve sairelerden ve, sairelerden. rüzgar içimden geçiyor benim, ben rüzgarın içinde anlamlanabiliyorum. hücrelerim bu şiddetle mi kımıldanıyor yoksa ben mi kararsızım, biraz aşk denilebilir buna gene de... önemi yok dedim, dedim arkasındayım uyanamadıklarımın. eski gün'e başkaldırıyorum, yeni gün benim. yeni bir el dönüyor adaletsiz bir kumar masasında. tek bir koz, bu son şans. fakat yenilmez bir kart var elimde, bu sefer hayat kaybedecek ben kazanıcağım. hayat hamlesini yapıyor. ve ben ortaya kendimi koyuyorum...
başlıksız yazı
...sonrasında yazarımız nerden geldiğini ve nereye gidecegini unutmuş olmanın verdigi boşlukla sigarasını yakar. diğerlerini umursamadığı bir yerlere gidebilmenin peşindedir daha çok. olmayan bir yere ulaşma çabası haddinden fazla yorucudur. ağır bir küfür edip sigarasını içmeye devam eder yazarımız. bulunduğu yer bir otobüs terminalidir. otobüs terminallerinin kendilerine has yalnızlık kokan asfaltlarla kaplanmış zeminlerinin üzerinde gezinen yolcuları ve yolcu otobüsleri vardır. terminaller acımasızlardır. terminaller yolculardan daha yalnızlardır. yalnız olan her şey iki kere acımasızdir. acımasız olan bir şey kadar da yalnız olan başka bir şey yoktur. bu paradoksun kutsal tapınağı da işte bu terminaller müritleri de yolculardır. otobüs muavinine yapılan peygamber muamelesi de buradan gelmektedir. gerçi bunun konumuzla bir alakası yok. yazarımız amaçsızca oturmaktadır. bazı otobüsler bazı kentlerden diğer bazı kentlere yolcular taşımaktadırlar. yazarımız o yolcuların hikayelerini tahmin etmeye çalışarak kendi hikayesini derinlerde bir yerlere gönderme çabasındadır. yazarımızın bir hikayesi yoktur. yalanlarla kurguladığı bir geleceğin dışında kayda değer başka bir şeyi ya da tüm bunların ötesinde herhangi bir şeyi de yoktur. "geleceği elinden alınan adamın, gecmişi de elinden alınacak diye" korkuluyordu da, yazarımız tam bu sebepten geleceğini kimseye vermek istemiyordu. gerçi bunun da konumuzla pek bir alakası yoktur. aslında ortada bir konumuz da yoktur. ve aslında ortada bir yazar ya da yazılacak bir şey de yoktur. ama tüm bunlara rağmen yazarımız sigarasını bitirebilir. bir otobüs gelir başka bi tanesi gidebilir. araftan bildiren bir haber muhabiri edasıyla yazarımız yakalarını kaldırıp anonsunu yapar: "bugün akşam saatlerinde şehirler arası yolculuk yapan s.l. karşı yönden gelen bir trajediyle çarpışmıştır. kaza sonrasında olay yerinde yaşamını yitiren s.l. hayli mutsuzdur". yazarımız aklından geçenlere güler, küfür eder bi sigara daha yakar. nereye gittiğini bilmiyordur ama nereye gitmediğini biliyordur ve bu nereye gitmediğini bilmemekten daha rahatsızlık verici bir şeydir. her yere gitme olasılığını bulundurmak istemektedir. ya da yazarımız sadece sigarasını içebilicek herhangi bir yer arayışındadır, aslında çok önemi yok. otobüsler sirkülasyona devam ederler. yazarımız oturduğu yerden kalkar ama bir yere gidemez...
viski ve çikolata
kahramanımızın bir otel odasında olduğunu, etrafındaki şeylerin sadece tek kullanımlık olmasından anlarız. cama yaklaştığında hiç uyumayan bir şehrin kendi halindeki senkronize koşuşturmasını görür. times meydadında ordan oraya yürüyen insanlar, new yorkun kendine has sarı taksileri, hiç sönmeyen billboardlari dev ekranları... hepsi kusursuz bir uyum içindelerdir. kahrmanımız ayaktadır, yere sarkan elinde; içindeki buzdan dışı buğulanmış viski bardağını tutmaktadır. bir taraftan dışarıdaki uykusuz şehri seyredereken diğer taraftan elindeki viski bardağından ufak yudumlar alır. ağzının içindeki kekremsi tat ne kadar hoşuna gitse de bitter çikolata ile o tadı bastırır. yürümekten ayaklarının yorulduğunu, dizlerinin etrafındaki sızlamayı farkederek yanı başındaki tek kişilik ama oldukça geniş olan kırmızı deri koltuğa bırakır kendini. viski şişesinin bitmek üzre olduğunu farkedip oda servisine bir tane daha sipariş eder. 'chivas regal, buz ve bir paket daha bitter çikolata lütfen'. telefonu kapatıp geçirdiği günü aklında tekrar yaşamaya başlar. otelde yapılan sade bir kahvaltının ardından caddelere vurmuştu kendini. yorgunluktan yürüyemeyecek hale gelene kadar central parkta gezinmişti. ardından bir italyan restoranında enfes karidesli makarna yiyip kaldığı yerden devam etmişti gezintisine. tam o sırada kapı çalar. gelen oda servisi siparişleri bırakır başka bir arzusunun olup olmadığını sorup odadan ayrılır. kahramanımız şişesini bitirmiştir. yeni şişeden bir kadeh doldurup içine buz atar. günü kafasından geçirmeye devam eder. gezdiği müzeler ve sanat galerilerinin tadı hala daha damağındadır. yarın daha fazla yer gezmek için kendisine söz verir. son bir kadeh daha viski doldurur kendine ve pencerenin önüne gelir tekrar. son kadehini uyumayan şehrin şerefine içmeye başlar. içki bittikten sonra kendini üzerinde nerdeyse milyonlarca yastık bulunan yatağın üzerine bırakır. hoşuna giden bir yorgunluk ve insanı rahatsız etmeyen bir sarhoşluk vardır üzerinde. central parkta gördüğü enfes görüntülerin esliğinde uykuya dalar.
var olmak
kahramanımız iyi ki doğmuştur. yılın en gel gitli iklimleyin ayında varoluşunun her yılki tekrarını yaşamaktadır. yalnızdır ama yanında yazarımız ona eşlik etmektedir. karlara gömülmüş vaziyette sonsuz bir beyazlığın ortasında iki nokta gibi uzanmşlardır yan yana. üşüyen yüzleri burunları ya da elleri umurlarında değildir. yanlarında cep konyağı vardır ve dönüşümlü olarak ufak yudumlar almaktadırlar. yani içleri dışarının aksine beyaz ve soğuk değil alabildiğine kırmızı ve hayli sıcaktır. etrafta uzanıp giden kalın kar tabakasından başka herhangi bir şey herhangi bir renk ya da herhangi bir iz yoktur. kar yağmaktadır evet ama belli belirsiz sadece havada uçuşmaktadırlar sadece. kahramanımız ve yazarımız gökyüzünü seyretmektedirler. gözleri havada uçuşan kar tanelerini takip ederek o kar taneleri arasında gezinmektedirler. yüzlerine düşen karlar inanilmaz bir hızla beyazlıklarını kaypedip yok olmaktadırlar. bulundukları yer uzaktır ya da öyle dedikleri bir yerdir. yani bulundukları yere uzak demektedirler. bir boşluk değil daha çok boşluklardan uzaklaşmaktır. uzayıp giden bir beyazlığın icinde boylu boyunca uzanmak. cep konyağı elden ele dolaşmaya, ufak şişenin icinden ufak yudumlar almaya devam etmektedirler. üzerilerindeki giysilerin hemen ötesindeki soğuk gittikçe anlamsızlaşmaya başlamıştır. soğuğun önce etkisini sonra varlığını yitirmesi hayli yoksul bir durumdur. fakat kahramanımız ve yazarımız soğuğu yüzlerinde ve ellerinde hissetmektedirler. bu onlara yetmektedir. çünkü hemen yanıbaşlarında insanı yerine çivileyen bir hava vardır ve onların umrlarında değildir. yani yanıbaşlarındakilerden bile uzaklaşabilicek güçtedirler. konyak şişesinin içindeki o kutsal sıvı usulca azalmaltadır. havadaki kar taneleri ise deli gömleklerinden kurtulmuşçasına inicekleri yerleri kendileri belirlemektedirler artık. ve artık rüzgar da vardır. bir buz kütlesinin üzerindeki buhar kadar soğuk ve yakıcıdır. kahramanımız ve yazarımız bunu içlerindeki kırmızıya carptırıp ortaya doğaüstü bir renk, olağandışı bir his çıkartmaktadırlar. burası önemlidir. varolmayan bir şeyi, varolan şeyleri birbirlerine çarpıştırarak yaratmaktadırlar. kahramanımız ve yazarımız yanyana uzanmaktadırlar bunu söylemiştik. bulundukları yerin adının uzak olduğunu da söylemiştik. ve bir de konyak. kar hızını gittikçe arttırmıştır rüzgarın da etkisiyle. artık eskisi gibi kolay yok olmak bir yana dursun gittikçe birikmektedirler. uyku ise içkinin de etkisiyle kendini usulca hissettirmeye başlamıştır. kahramanımızın ve yazarımızın üzeri her geçen an daha da beyaz hale gelmektedir. üzerilerinde şimdiden ince bir kar tabakası oluşmuştur. konyağın son yudumunu da paylaşıp gözlerini yumarlar. uzakta kar ve rüzgar onları çok geçmeden yutacaktır. şimdiden iyice kalınlasan kar tabakası uzayp giden beyazlıkta iki nokta olan kahramanımızı ve yazarımızı daha da fazla belirsizleştirmeye başlamıştır. çok geçmeden uzakta görünen tek şey beyazdır. kahramanımız ve yazarımız içlerinde hayli kırmızılıkla üstlerinde deli gomleği giydirilmiş milyarlarca kar tanesiyle uzakta uykuya dalarlar.
kırmızı perdeler
kahramanımız kırmızı perdeleri olan bir odanın içindedir. tek ışık kaynağı olan sokak lambası, o kırmızı perdenin içinden geçerek odaya kızıl hareler bırakıyordur. bir yandan açık olan televizyonun sürekli hareket eden renkli görüntüsü odanın duvarlarına yansımaktadır. kahramanımız saatin, gunün ve hatta ayın hangi gunünde olduğunun farkında değildir. bir inzivadadır ve her şey istediği gibi sakin olmaktadır. kahramanımız için günlerini geçirdiği bu oda ve dışarısı vardır, üçüncü bir seçeneği aklına getirmez. ve dışarısı hiç mı hiç umrunda değildir. en azından şimdilik. ya da tekrar dışarıya çıkabilmek için gerektiği kadar dinlenmeye ihtiyacı olduğuna inanmaktadır. odanın içinde bir televizyon televizyonun hemen karşısında kırmızı siyah bir kanepe ve siyah yastıkları, yerde ufak boyutta bir halı halının üzerinde bir sehpaha vardır. televizyon ve sehpa ve kanepe birbirlerine gayet yakındırlar ve odadaki eşyalar diğer küçük şeyleri saymazsak büyük ölçüde bunlardan ibarettir. odaya bitişik bir de gayet ufak ölçülerde bir mutfak vardır. kahramanımız oturduğu kanepeden bilinçsizce televizyona bakmaktadır ya da televizyona baktığını sanmaktadır çünkü aslında zihninde milyonlarca soru ve kurgulamaya çalıştığı milyonlarca şey vardır. kısacası ne televizyon ne de aklındaki seyler kahramanımızın umrunda değildir. zaman öldürme ritüeline riayet etmenin dayanılmaz rahatlığıdır daha çok kahramanımızın hissettiği ya da bilmemkaçıncı kadeh şarabın getirdiği kafa guzelliğidir. onun için o an bu soruların da cevapların da bir önemi yoktur. sehpahanın yanında boş şarap şişeleri durmaktadır. kırmızı perdelerin içinden süzülerek gelen ışıklar bu şişelerin üzerine düştüklerinde çok şık bir etki bırakmaktadırlar. kahramanımız bir süre sonra kadeh kullanmanın anlamsız olduğunu, şarabı şişesinden içmenin de ayrı bir keyif olduğuna karar verip kadeh kuallanmayı bırakmıştır. icinde bulunduğu evin şehrin içinde bir yerlerde olduğu dışarıdaki hafif gürültüden anlaşılmaktadır. evet dışarısında bir hayat vardır ve hatta sırf bu yüzden kırmızı perdelerin arkasına ve arkasındakilere dışarısı ve dışarıdakiler denmektedir. yani dışarıya bu kadar yakınken yani dışarının bu kadar içindeyken kendini dışarıdan boylesine rahat izole edebilmenin korkunc bir çekiciliği vardır. ve kahramanımız tam da bu çekiciliğe kapilmistir. ötesine geçebileceği seyler insanoğluna daima cezbedici gelmiştir. ve kahramanımız bu cazibenin büyüsüne bilerek, şarabıyla ve umursamadığı sorularıyla katılmaktadır. dışarısı vardır. dışarıdakiler vardır. ama kahramanımız dışarıda değildir. ne de dışarıdakilerden. kahramanımız kırmızı perdelerin ardında en kutsal kırmızı ickisiyle inzivadadır. evet istediği budur. insanlar birbirlerini boğazlarken kırmızı perdenin ötesinde insanlar çıkarlarının derdine düşmüşlerken insanlar koşuşturmaların arasında durup ince şeylerin farkına varamazlarken insanlar en çok insanlıktan çıkmışlarken insanlar... kahramanımız insanları düşünmeyi bırakır. çünkü o tüm bunların farkındadır ve sırf bu farkındalık yüzünden buradadır. sırf onlara inat sırf o koşuşturmalara inat günlerce burada hiçbir şey yapmadan oturarak her seye kafa tutabilmektedir kahramanımız. hiçbir şey yapılabılen bir seydir aslında ve kahramanımız bunun gayet bilincindedir. kahramanımız hiçbir şey yapmaktadır. hiçbir şey yaparak şarap içmekte oturmakta televizyon izlemekte ya da kısacası dışarıyla inatlaşmaktadır. çünkü insanlar hiçbir şey yapabilicek kadar cesur değillerdir ve kahramanımız bu açığı kapatmaktadır. şişenin dibindeki büyükçe yudumunu da alan kahramanımız yüzünü ekşiterek kanepeye uzanır. yüzüne kırmızı perdelerden süzülen kırmızı ışık hareleri vurmaktadir. kahramanımız hiçbir şey yaparak uykuya dalar.
Görsel: Elling (2001/Petter Naess)
Etiketler:
dışarı,
inatlaşmak,
kaçış,
şarap,
uyku,
uzaklaşmak
inatlaşma
yazarımız ve kahramanımız birlikte, hemen karşılarındaki denizin üzerinde soldan sağa doğru sürekli bir devinim halinde ilerleyen ışık huzmesini izlemektedirler. hemen başlarının üzerinden dev bir deniz fenerinin bilmemkaç kilovat gücündeki ampulü yaratmaktadır bu epik görüntüyü. bir deniz fenerinin en üst katındadırlar fakat hava inatla sakin inatla uyasldır. ruzgarsız ve sissiz, açık ve parlak bir gecede oturup ucu anlaşılamayan ama üzerine düşen ışık sayesinde deniz olduğu farkedilen devasa bir boşluğu seyretmektedirler. deniz fenerleri dunyanın en yalnız yerleridir. mekanın ruhu varsa şayet deniz fenerlerinin ruhlari en yalnız ruhlar olmalıdır. çünkü birbaşınalık ancak orada anlaşılabilir. çünkü beklemek ancak onlara özgüdür yani onlardan daha güzel hiç kimse ve hiçbir şey bekleyemez. gece sessizdir, kahramanımız ve yazarımız geceyle inatlaşırcasına geceden de sessizdirler. ve yalnızdır o deniz feneri üstelik gene yazarımız ve kahramanımız o yalnızlıkla inatlaşırcasına daha da yalnızlaşırlar. sanki işleri güçleri etraflarında olan olmayan her seye karşı gelmek her şeyle inatlaşmak gibidir. ya da sadece öyle davranmaktan inanılmaz bir haz duymaktadırlar yani aslında bunun cevabının bı önemi yoktur. çünkü sadece öyledirler. rahat bırakılsalar sanki sonsuza kadar sürdürebiliceklerdir bu absürd inatlarını. yani onlar için bir sorun yoktur, gecedir susar fenerdir yalnız kalır... fakat o anda farklı bir şey vardır onları çeken farklı bir şey olması gerekenin çok ötesinde. fazlasıyla onlara ait ama bir o kadar onların değilmişcesine ele geçirilmesi gereken bir şey. inatlarının bundan ileri geldiğini düşünebiliriz şimdilik yalnız gene de buna inanmamamız gerikir çünkü sonunda yanılabiliriz çünkü biz farketmeden yazarımız ve kahramanımız bizimle de inatlaşıyor olabilirler. aslında bunun da bir önemi yoktur. hiçbir seyin önemi yoktur. yazarımız ve kahramanımız önlerinde duran birer kadeh rakıya aynı anda ellerini uzatırlar gecenin ve yalnızlığın şerefine kaldırılmış iki kadeh sessizliğin ve dinginliğin şerefine tekrar indirilen iki kadeh. iki rakı kadehi. bütün bir dünyayı bütün bir dünyanın bütünvarlıklarını ve aslında bütünbirdünyanınbütünhiçliklerini kutsayabilecek güçte iki kadeh. çünkü deniz fenerleri yalnızlığın çok dereceden tapınaklarıdırlar ve çünkü bu kutsaliyet ancak yalnızlığın tapınağında gerçekleşebilecek ilahi bir vaftiz töreniyle gercek olabilmektedir. ve her şey kitaplarda yazmayan ritüellere göredir. yani o derece anlamsız yani o derece kuraldışı yani hiç derecesizliginde özgürdür. kahramanımız da yazarımız da bu törenden bu inatlaşmadan ve aykırılıktan fazlasıyla memnundurlar. önlerinde uzayıp giden korkunç siyah bir deniz o denizin üzerinde ufak mucize parıltıları gibi soldan sağa sürekli devinim halinde olan korkunç güçlü bir ışık vardır. yani her şey olabileceği gibi yani her şey kusursuzdur. yani yanisi şudur ki kahramanımız ve yazarımız kadehlerinin sonlarına gelmişlerdir artık. uyku tüm çekiciliğiyle göz kapaklarının üzerinde sallanmaktadır. gökyüzü ferfecir hani biraz daha otursalar güneşin cılızlığiyla karşılaşacak zamana geleceklerdir. ama bu ritüel daha fazla oturmamayı söylemektedir. yani dünyayla inatlaşma ritüelinin son halkası uykudur ancak. zaten hava çoktan kaybetmiştir bu oyunu. sabahın ayazıyla birlikte hafif bir rüzgar getirmiştir beraberinde ve gece bu serinliğe sessiz kalamamıştır. yazarımız ve kahramanımız bu oyunun tartışmasız galipleridirler. simdi zaferlerini eksiksiz bir uykuyla kutlamak için deniz fenerinin icine girerler. çok yorucu bir savaşın ardından gelen zaferi savaş meydanında yürüyerek hissetmek gibi yorgun gibi keyifli gibi gururlu. uykuya dalarlar...
Görsel: Baraka (1992/Ron Fricke)
kısa bir yürüyüşün monokrom adımları
kahramanımızın yorgun olduğunu, yürürken ayaklarını yere sürtmesinden anlarız. siyah beyaz bir gecede -üstelik biraz da sisli- ilerlemektedir. hemen yanıbaşında denizin huzursuz dalgaları karayı dövmektedir. kahramanımız kısa aralıklarla dönüp dalgaların vurdukları yere bakar. kulaklarında kulaklıklar olduğundan sesi duyamamaktadır. kulaklıklarında çalan adagio for strings'in hastalıklı melodileri zihninin en ulaşılmaz noktalarına doğru usul usul ilerlerler. havanın insanı sersemletmeyen ama alttan alta ürperten serinliği kahrmanımızın teninde mütemadiyen oyalanıp yoluna devam etmektedir. kahramanımız yüzünün, burnunun üsüdüğünü hissetmektedir. yorgunluğu vücudunun her bir noktasında özellikle dizlerinde, alabildiğine hisseder. ve zihninin yorgunluğunun, fiziki yorgunluğu bastırdığında ortaya çıkaran o naif haz duygusunu yakalamaya çalışır düşüncelerinde. bir süre daha yürüdükten sonra ufak ahşap kulübeye yaklaştığını görür. hafif ahşap kapıyı nazikçe açıp içeri girer. odadaki her şey ufaktır. tıpkı kulübenin kendisi gibi. duvarın dibinde duran şömine, şömineye yakın duran yatak. hepsi olması gereken boyuttadırlar. hiçbiri olması gerektiğinden fazla değil. şömineden yayılan cılız kızıl ışık dalgaları kulübenin duvarlarında haylaz gölge oyunları yaratmaktadırlar. kahramanımız içeri girer girmez üsüyen yüzünde yanma hissetmeye başlar. o cılız kızıllıkların meydana getirdiği güçlü sıcaklık yüzünden tüm vücuduna yayılmaya başlar bir süre sonra. kahramanımız henüz yatağa ulaşmamışken bile gergin kaslarının birer birer gevşemeye başladiklarını hissetmeye başlar. yatağa vardığında ise çoktan mayışmış, uykunun şefkatli ellerine bırakmak üzredir kendini. siyah beyaz bir sehrin siyah beyaz bir kulübesinde cılız kızıl ışıkların odayı doldurduğu bir uykudur uyuyacağı. tüm hayatın tüm monokromluğuna başkaldırırcasına dalar uykuya. çünkü hayat onun için siyah beyaz monkrom bir tuvalden ibaret değil, üzerinde cümle renklerin dansettiği ortaçağdan kalma hayli sade ve hayli kendine has bir mozaiktir. kahramanımız o mozaiğin icinden en çok kırmızıyı seçer, uykuya teslim olurken.
Görsel: Saibogujiman kwenchana (2006/Chan-wook Park)
uzaklaşmak
kahramanımız kumsalına sis inmiş; akdenizin o kendine has laciverti sisin arkasında azalarak kaybolan bir adadadır. henüz yağmış olan yağmur ufak ormanın zulasında gizli kalmış kokuları ortaya çıkarmıştır. o inanılmaz koku armonisi gözle görülebilecek kadar net ve karakterimizde sinestezik etkiler uyandirabilicek kadar kuvvetlidir. kumsalın hemen gerisinde kısa boylu ağaçların başlangıcını haber verdiği yeşil renginin sonsuz skalasına sahip bir orman vardır. hemen o ağaçların dibinde ahşaptan yapılmış genişçe bir verandası bulunan bir ev vardır. tek katlı, pencereleri dışa doğru açılan, ve sanki dünyanın başlangıcından beri oradaymışçasına eski duran ama tüm bunlara rağmen eski gücünden hiçbir şey kaybetmemişçesine bakımlı bir ev. kahramanımız verandadadır. verandanın alçak duvarları bir sarmaşık tarafından zaptedilmiştir. verandanın içinde irili ufaklı birçok saksının içinde alabildiğine rengarenk çeşitli çiçekler vardır. hemen verandanın bitip evin başladığı duvara dayanmış devasa boyutta beyaz üzerine kırmızı desenli kanepe durmaktadır. kahramanımız işte o kanepenin üzerinde, bacaklarını yanına toplamış vaziyette oturmaktadır. oturduğu yerden hem kısa ağaclarla başlayan orman hem de sisin gaspettiği akdeniz kıyıları görülmektedir. kahramanımız birinden sıkılsa bakışlarını diğerine çevirip dünya üzerindeki bütün huzuru o an ele geçirebiliyordur. kanepenin hemen önünde ufak, ahşaptan bozma dekoratif bir sehpa durmaktadır. sehpanın uzerinde açık bir kitap ters durmaktadır, kitabın yanında yarısı içilmiş bir kadeh şarap ve şişesi durmaktadır. kahramanımız sağ elini yanağına koymuştur, ve hafifçe eğik olan başını destekliyordur. saçları başının sağ tarafına doğru sarkıp elini kapatmaktadır. diğer elini ise ısıtmak için yanına topladığı bacaklarının arasında tutmaktadır. insanı incitmeyen bir serinlik vardır havada ya da insan incinemeyecek kadar huzurlu olduğundan sadece o serinliği içinde değil de vücudunun üzerinden hissedebiliyordur ancak. kahramanımız rahatlamıştır, bunu yüzündeki belli belirsiz ama kendini farkettiren tebessümden anlıyoruzdur. bir şeylerin üstesinden gelmiştir ve kısa dinlendirici bir tatili sonuna kadar hakettiğini düşünmektedir. dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir şeyler oluyordur, bir yerlerde savaşlar, kaçışlar, öldürülen insanlar, yeni doğanlar, kırılan hayaller, ümitsizlikler, açlık, sefalet, yaşama savaşı, yasama mutluluğu vardır. tüm bunlar o ince sis tabakasının ötesindedir artık. artık kahramanımız için kısa bir süre pause düğmesine basma zamanı her şeyden uzaklaşma zamanıdır. kahramanımız yanındaki genişçe yastığa doğru uzanır, kafasını üzerine koyar, dizlerini karnına doğru çeker. son kez ormana ve kumsala bakar sırayla. ardında her seyden uzak bir uykuya dalar.
Görsel: Il Postino (1994/Michael Radford)
uykunun şu huzurlu dinginliği
kahramanımız yorgundur. dışarıda yağmur yağdığını saçlarının ıslaklığından anlarız. kapıdan henüz girmiştir ve elinde hırkası vardır, kolunu kaldırıcak hali olmadığından hırka yere sürtmektedir. önündeki koltuğa yaklaşır. koltuğun üzerinde battaniye vardır ve gayet davetkar bir sıcaklık yaymaktadır etrafına. biraz daha yaklaştığında koltuğun tam bir kisinin sığabileceği büyüklükte olduğunu anlarız. odanın sıcaklığı düsüktür yalnız koltuğun hemen yanındaki ufak soba gözümüze çarpar. kahramanımız hırkasını elinden bırakır, ayaklarını yere sürterek ilerler, artık koltukla sobanın arasındadır. 'bazen bir battaniye ve bir soba her şeyi kusursuz kılabilmekte. ufak mutlulukların tuhaflığı' diye düşünür kendini koltuğa bırakmadan önce. yavaşça kıvrılır battaniyenin altına. her hareketinde ürperen vücudu birazdan dalacağı dingin ve huzurlu uykunun düşüncesiyle gevşemeye başlar. sobadan gelen cılız sıcaklık yuzunde belli belirsiz bir renk bırakır. bir yandan saçlarını yastığın üzerine dağıtan kahramanımız, diğer yandan battaniyenin her yerini örttüğünden emin olmak ister. sobayı tutarak kendine çeker. 'bu sıcaklık yeterli' diye geçirir aklından. battaniyeyi çenesine kadar çekmiştir. gözlerini yummadan önce etrafına son bir kez daha bakıp, yaşadığı diğer günlerden pek de farkı olmayan gunünü düşünür. aynı seyler, aynı koşuşturmada aynı konuşmalar, aynı günaydın ve iyi geceler, aynı yüzler, gülüşler, anlamsız bakışlar. hep aynı gunün rekonstrüksiyonundan başka hiçbir şey değildir yaşanılanlar. kahramanımız gözlerini yumar. uykuya dalarken aklında tek bir cümle yankılanır "onu boydan boya gecen için labirent yoktur"*.
* Italo Calvino
Görsel: Reconstruction (2003/Christoffer Boe)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





